ebruso
Dai Ma

hepimizin içinde makul bir insan var. aslında var.

bir daha hayata gelirse gösterecek birileri var. o insanlardan benim hayatımda da var.

aslında makul bir istanbul var. trafik yoksa, sabaha karşı avrupa’dan anadolu yakasına 20 dakikada gidebiliyorsan, bahar geliyorsa, üşümüyorsan, gösterimdeki iyi filmlerin hepsini görmüş ve şehre belki iyi bir film geleceğinden endişelenmiyor ve artık sokaklarda olmak istiyor, çimen üstü migros poşetine konulan yarı çıplak popo sezonunu elinde içeceğinle açmaya hazırsan aslında makul bir istanbul var.

aslında makul bir havan var. şifon çiçekli bir gömlekle saten ipek bir pantolonu kombinleyebiliyorsan, herkesin reddettiği aksesuarları boynunda, kulağında gördüklerinde ‘nerden aldın bunu’ dedirtiyorsan makul bir havan var.

aslında makul bir spor var. erenköy sahilden kalamışa kulaklıkla ve havalı koşu ayakkabılarınla, uzaklara baka baka gidilen, düşünülen, kendi kendine eğlenilen, çekinmeden gülünen, tanışmadan selamlaşılan, 2 gün sonra poponun ve bacaklarının ağrıdığı ama seni ağlatmayan tatlı bir spor var.

aslında her şeyin makulu var kafisi yok.

ne biliyorum

‘şerefe’ yapar mısın dedi, ‘hayır’ cevabı aldı. şerefe yapmak isteyen de onu reddeden de aynı dünyanın birbirine benzeyen çocukları. ikisi de dünya görmüş ama ‘isteyen’ daha dünyalı, ‘reddeden’ sadece uçağa binmiş ve dönmüş.

tatlı çocuğun yanındaki aşırı tatlı ve güzel kız ben seninle kadeh tokuştururum (yanlış anlaşılmasın kadeh derken, 1 viski şişesi ve kutu bira tokuşturuluacak.) ama karşılığında bir şey isterim dedi; viski var mı? şişenin dibinde kalan viski güzel kıza ikram edildi, dünyalı da sigara istedi kızdan.

ben dönüp uçakta kalmış çocuğa neden şerefe yapmayı reddettin dedim çünkü içmek istemiyordum daha fazla, o kadar çok içiyoruz ki engel olmak istedim dedi. güzel kız evlenip boşandığından, kocasının çalışmadığından, habire kızın kazandığı parayı yediğinden, ona sahnede evlenme teklif ettiğinden, herkesin içinde onu reddetmek ve utandırmak istemediği için evlenme teklifini kabul ettiğinden bahsetti.

zanzibar’ın yanından geçerek inmiştik içtiğimiz yere, kumların üzerinde onun da üzerinde bir straforda oturduk. insanların oldukları yere göre değiştiklerini düşündüm, zanzibar’da olsaydık dünyalı, uçakta kalana ‘şerefe’ diyemezdi, güzel kız dünyalıdan viski isteyemezdi, dünyalı da ‘bana bir sigara versene’ diyemezdi. güzel kız dönüp dünyalıyla beni sevgili sanarak, kız arkadaşın çok güzel, kalbi de güzel bir kız o ama dışına da yansımış, ben kızın yerinde olsam sana bakmazdım diyemezdi. ben  dönüp benden 1000 kat güzel bulduğum kıza sen aşırı güzelsin kızım diyemedim, resmen içimde kaldı. kızla arkadaş olmak istedim, uçakta kapalı kalan tatlı çocuk samimi değildi, ‘şerefe’ yapmamasının sebebi ürkmüş olması ve iletişim kurmak istememesiydi oysa içmek istemiyorum dedi, sonra birasına devam etti. kız çok netti, ‘şerefe’ yaparım ama karşılığında bir şey isterim dedi, kadın kıskançlığına girip, yanımdaki yakışıklı, dikkat çekici dünya insanına kaşla göz arasında yazmayı bir kenara bırakıp bana iltifat edip, beni onore etmesi iyi niyetliydi, medeniydi.

bazen düşünüyorum ne çok insan ne çok hayat ne çok hikaye var. bazılarını aklım almıyor, bazılarına kızıyorum, bazen erkek olmak istiyorum, bazen evlenmek istiyorum, bazen evlilik diye bir şey olduğu için isyan ediyorum, tek eşli olmak istiyorum, vazgeçiyorum, düzen istiyorum sonra düzen bozuyorum, takılıyorum, rahatlıyorum, ne biliyorum, alıyorum, satıyorum, değişiyorum.

yol

internet’ten aldığım ve ne zaman geleceğini, biraz daha gecikirse gelmeyeceğini düşündüğüm çizmeleri sormak için bir e mail atacak zamanım yok.

whatsapp’ta okuyamadığım kırmızı bir ‘8’ sabahtan bu yana duruyor. fb’dan gelen event’lere bakıyorum yarım yamalak, emre’nin doğum günü geçti mi geliyor mu, ali’nin roxy’de çalacağı parti ne zamandı hepsi karışık. ama hepsi kafamda yer işgal ediyor.

annem aramış, cevapsız. 2 cevapsız. tekini hatırlıyorum, 2 yıl önce her ne olursa olsun, 40 kişilik bir toplantıda ciddi giyimli korkunç insanlarla da olsam açacağıma söz verdiğimi hatırladığım annemin telefonuna cevap veremedim. sonra geri de arayamadım.

onaylamamı bekleyen 4 adet uçak biletim var, 2 tanesinin rezervasyon kodunu bile alamadım. sandalyelerim için yeniden kumaş almam lazım, kargoda kayboldular. ne sandalyelerimi iyi döşeyemeyen ama benden iyi bir para alan adamla tartışacak ne de kargoya derdimi anlatacak zamanım var.

şu anda beni kanyon’da bekleyen arkadaşlarım var. bir arkadaşım aradı ve uzun uzun mucize kitaptan bahsetti biraz da can sıkıcı kitap, diğerlerine benzemiyor ‘çok iyi hissedeceksin’ ‘hayatında 10 mucize gerçekleşecek’ten uzak. daha gerçek, çok mutlu olduğunda o günün aslında bir yalandan ibaret olduğunu görmeni ve gerçek seni bulmanı sağlıyor. gerçekler kimin işine gelir ki? 10 hafta alkol almaman ve günde 2 kez nefes terapisi yapman gerekiyor ama  denemeye değer. kitabın adını içimden 10’larca kez tekrarladım ama unuttum. konuştuğum yerden kalkıp yerime geldiğimde 2 başka telefon konuşmasından sonra unutmuştum.

arabamı yıkamaları için sabah otoparktaki görevliye verdim, anahtarımı almak için artık çok geç. nasıl burdan çıkıcam, bir yolunu bulurum. her şeyin bir yolunu buluyorum.

beni kanyon’da bu akşam beklemeyen arkadaşlarımdan bir kısmıyla sadece çeşme’de görüşüyorum, diğer kısmı da beni aramaktan vazgeçti.

çıkmam lazım, telefonum aralıksız çalıyor.

nefes terapisinden önce biraz nefes almaya ihtiyacım var. eğer yerinden kalkamadığın için popon gerçekten düzleşiyorsa batsın bu dünya.

yani, öylesine..

emin olmak istediğin hiçbir şeyden emin olamıyorsun. emin olabilseydin dünya çok güvenilir bir yer olurdu.

salak mısın? emin olup da ne yapacaksın?

oturup sıkılacak mısın? düşünsene seni istediğinden eminsin, seni hiç bıkmadan seveceğinden eminsin, hayal ettiklerinin gerçekleşeceğinden eminsin.

tehlike dediğin şey aslında ne kadar değerli.

tehlike, içinde heyecanı, arzuyu ve sabrı da barındırıyor.

off hiçbi şey tek başına değil, her şey içinde bir çok şey barındırıyor.

bir erkek/kadın değil bir hayat seçiyorsun aslında. onun gibi bir şey.

bir hayat seçebiliyorsun, bu hakkı sana kimse doğarken tanımıyor kimse sana sormuyor ama sonra evren de kendini affettirmek için sana büyük bir şans tanıyor.

o yüzden işte seçeceğin hayatlar çok önemli.

arkadaşların çok önemli, sevgilin çok önemli, karın/kocan çok önemli.

her şey önemli.

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yani ağır bastığından.

Nazım Hikmet

o ev..

caddebostan sahilinden kalamış’a uzayan 6 km’lik yolda 6 milyon kez şükrettiğim  koşuya dönüşen yürüyüşlerime başlayalı 3 ayı geçti.

bu son 3 aydır, iyot kokusunu yosun kokusundan ayırt etmeyi, denize, adalara bakarak spor yapmanın ne büyük bir lüks olduğunu öğrendim.

çeşitli insanları keşfetmek ve empati yapmak için bir hafta sonu eminönü’ne, başka bir hafta sonu şişhane’ye gitmenin gereksiz bir çaba olduğunu fark ettim.

balık tutan insanlar, benimle spor yapan apartman görevlileri, onların eşleri, oha dedirten cinsten rus arkadaşlar, pazar sabahları Pendik’ten ailece denize girmeye gelen aileler, sabah erken çıktığımda karşılaştığım ve artık arkadaş olduğum 70 yaş üstü insanlar, peşimden ‘abla sen nerden çıktın, cevahir abiye selam söyle, o gerçek mi film mi’ diyen sokağın güzel ve sefil çocukları beni 3 ayda en az 3 kat değiştirdi.

6 km’nin içine türkiye’ye tur bindiren bir yol sığdırdım ben. hami’nin bana eşlik ettiği günlerde hep onu ne kadar karşılıksız sevdiğimi ve beni ne kadar eğlendirdiğini fark ettim. merve’yle o yolda gelişen bir dostluğum oldu, başka bir dosta da hep bir mektup yazmayı hayal ettim, kurgusunu yaptım da cümlesini kuramadım, giriş, gelişme sonucu bulamadım, sonra içimi döküp, sonuna da bir dost yazamadım. olsun oluyor arada öyle.

bu yazıya başlamamın asıl sebebi, caddebostan sahilde görüp, ilk görüşte aşık olduğum, perdeleri ve ışıkları sonuna kadar açık duran o evdi. camın kenarında duran hem tasarım hem de dünyanın en rahat görünen koltukları, krem ve kahverengi tonlarında dışarıya taşan renkler, büyük kütüphanesi, zevkli tabloları o evi ev yapmıştı gerçekten.  bu ev, dışarıyı içeriye getiren türdendi. ve her akşam ben o evin önünden geçerken aşkım ilk günküne göre artarak devam ediyor.

yanı başımda duran english home’dan kanepem için satın aldığım bana sorarsanız dünyanın en güzel, ruhu ruhuma, tozu tozuma karışacak goblen yastığı kucağımda duruyorken şunu söylemek isterim ki;

hayat; beğenmek vazgeçmek, sahip olmak ve kaybetmek üzerine kurulu gerçekten de. ama bunun da üzerinde çok fazla düşünmeye, kafa yormaya gerek yok.

enerjisi yüksek, zevkle döşenmiş güzel evlerde, büyük davetler verelim ve ihtiyacımız olan hep 12 kişilik dev masayı tamamlayan yeni tabak, kaşık bıçak takımları olsun.

no big deal!

bazı an’ların kartpostalı vardır, sadece hayal gücümüzle görür, içini de kalbimizden geçenlerle doldurur ama kimselere postalayamayız ya, ama detaylarını bile ezbere biliriz. renk geçişlerini biliriz, biraz sıksalar pantone kataloğundan mavinin tonunu söyleriz.

bilmek, şaşırmamaya yetmiyor.

bilmek için yaşaman gerekiyor. şaşırdıkça ve hayal kırıklığına uğradıkça, birileri ezberini bozdukça, ahlaklı ve dürüst olanın dışına çıktıkça oluyorsun.

ne olacağın sana kalmış; deli, arsız, aşık, kaltak, melek, prenses, orosbu.

sen uykudayken neler olduğunu biliyor musun?

bilmiyor olabilirsin ama bazen de tahmin edebildiğini sanıyorsun ya, yok işte tahmin edemiyorsun, aklının ucundan geçmiyor.

kulaklığı taktığımı düşünüyorum bazen ofiste ama odadaki herkes ne dinlediğimi biliyor.

neyse şimdi buna takılmana gerek yok.

no big deal!

kulaklık takmana gerek yok;

nancy wilson casablanca

o şarkıdaki gibi acıklı çıkıyor sesim.

bulamadım başlık..

turkey diyince akla ‘erkek’ gelmeli, hindi değil. bunların bir kısmı insan, bir kısmı adam, bir kısmı hayvan ama hindi değil.

kızınca hep ‘bu ülke’ diyoruz, ben bundan hiç hoşlanmıyorum - çünkü burası benim ülkem ve burdan gitmeye, bu ülkede bacaklarımı, saçlarımı kapatmaya, aklımı kaçırtmaya çalışsanız da - hiiiç niyetim yok. ve bu ülke demiyorum o yüzden.

evet ülkedeki sistem, erkeklerin yaşayabilmesi üzerine kurulu.

bir pipin varsa her şeye hakkın var demektir.

pipin küçükse ama büyük bir araban varsa o da olur.

olimpiyatlara sen katıl, antrenman yaptıkça vücudun daha da kaslı olacak, sen daha da erkek olacaksın. kimse seni görüntünden dolayı aşağılamayacak. biz, omzun güzel mi, baklavaların var mı, pipin bizi tatmin eder mi diye düşünmeyeceğiz, bununla ilgili yazı yazıp bir de üstüne üstlük yayınlayamayacağız. asla böyle şeyler olmayacak. dalga mı geçiyorsun?

rus kızla sen evlen, biz evlenirsek sünnetsiz diye başımıza kakılacak. bin tane iş, onunla mı uğraşalım birde?

sen evde çıplak gez, bizim adımızı orospuya çıkarırlar. güvenlikli bir apartmanda değilsek kapımızı bile çalarlar. biz sana dokunmayacağız aksine seni görünce mahcup olup camı perdeyi kapatacağız.

sen ilk adımı at, biz atarsak birde birilerine anlatırsak, arkadaş olsun aileden biri olsun, bizi aşağılarlar. ilk fırsatta, zaten ilk adımı o atmıştı derler.

sen işe, sağa çek, E5’in kenarı, hayvan gibi trafik var ama biraz da çalılık var, onun arkasına işe, ha duramıycak gibisin pet şişeye yap at.

sen laf at, biz atarsak ‘n’oluyo lan’ diye yine dönüp bize bakacaklar.

sokakta geç saatte sen yürü, hiçbir şey düşünme, bir kız seni takip etmeyecek, yo yo elimizi arka cebine sokup ne kıçını elleyeceğiz ne de cüzdanını çalacağız. rahat.

sen bir kez daha evlen, kadında hata, seni mutlu edemedi, boşa gitsin. bütün yakınların 2. düğün için kıyafet bakmaya başlasın, herkes biraz neşelensin öyle değil mi? biz evlenirsek ‘kadına bak 2. kocayı alıyor’ diycekler, bu ne demek biliyor musun? anladın işte.

sen aldat, kadında hata, aldat gitsin. ya n’olucak? elinin kiri.

ev telefonunun fişini çekme, yapma bunu, hiçbir kadın seni gece yarısı arayıp ‘aaahhh uhhh’ diye sesler çıkarmıycak.

ama gel biz bu akşam bir şeyler içelim, hayat böyle değilmiş gibi devam edelim. yalanlar söyleyelim.

nası bi şey bu?

kış gelirse yazı da gelir.

ağustos’ta bir ekim günü.

bob dylan’dan dinlemek isterken frazey ford’dan one more cup of coffee.

ben her sabah uyandığımda tam olarak uyanamıyorum. işe gidiyorum, tam olarak gidemiyorum, takılıyorum.

bazen duruyorum düşünüyorum, sessizce nefes alıyorum.

ne biliym.

hep aynı soru, nerden biliym.

ordayım, alnıma bakıyorum, yazıyor mu göremiyorum.

anlıyor musun? yooo, yazmıyor ki.

bazen duruyorum, nası bi şey bu diyorum kendime, bilebiliyor muyum?

içimde bi umut, nası bi şey hatırla diyorum.

sonra unutuyorum.

bak bu yolculuk; bazılarıyla ilk bazılarıyla son.

bak bu düğün, taksiyle gelen bir gelin.

bak bu ölüm; beyaz şarap.

bak bu telefon; aradı aramadı aradı.

bak bu aşk; seviyor, sevmiyor, sevmiyor.

sevmiyor.

cık cık cık

şimdi bana her şeyi tek tek anlat.

yok yok yok, bazı şeyler tek tek anlatılamıyor. güm güm güm atınca kalp, dışardan duyulur diye korkarken nasıl tek tek anlatırsın. çok çok çok istediğinde içinde büyük bir kaybetme korkusu da belirir ya birden. bazen tek tek anlatılmaz işte, bazı şeyler görülür de cümlesi kurulmaz falan. filan.

dur dur dur okuduklarından henüz bir sonuç çıkarmaya çalışma. bu daha çok başı, bir giriş sana nasıl anlatır ki hakkımdaki her şeyi? filan. ben anlamadım ki, sen de anlamaya çalışma. aman aman aman.

yaz kokusu diye bir şey var, rüzgarı da güzel. ohh bayağı serin, burası güzel. tatlı falan. orası çok mu derin, cık cık cık.

bunu kim yazmış, ne güzel bestelemiş. çal çal çal, bunu bi daha başa al. hani her şeyi tek tek hatırlamak istersin ya, yaşanan an’ları yeniden görmek ama tam göremezsin ama yine yine yine hatırlamaya çalışırsın ya. işte karışık biraz, hem hayattan da kopmadan. bu şarkı da çalmadan, olmaz ki çalsa daha iyi. dur dur dur bitme hemen.

olmaz mı? olur ya!

son zamanlarda yazasım yok, yaşayasım yok da ondan. üşeniyorum, hep daha iyi bir istanbul, hep daha iyi bir hafta sonu, hep daha iyi bir tatil planı peşindeyim. an’ın tadını çıkaramayanlardanım şu aralar. belki asmalı’ya güzel bir içki gelir hafta sonu, daha önce hiç içmemiş olurum, iklim de değişti yaz oldu, şimdi daha ’iyi’ olabilir. belki tomtom sokağa benzer  ama italyan abilerin takıldığı benim bilmediğim bir sokak vardır, zeynep beni oraya götürür, iyi gelir falan.

bu günlerde kulaklık taktığımda katılarak gülesim var, evden çıkmadan madonnacığımızın hocasının dvd’sinden taş gibi bir vücuda sahip olasım var. şeytana uyasım var.

bu günlerde şu ‘iyi kız’ mevzusundan sıkıldım, ‘kötü’ olasım var, ‘kaltağa bak’ dedirtesim, şeytana uyasım var.

olmaz mı? olur ya.

hani her sabah uyandığımızda aslında yeniden doğuyormuşuz ya, yarın yeniden doğduğumda ailem ve arkadaşlarım değişmesin olur mu dünya? aman aman olur da değişirler mazallah.

olmaz mı? olur ya.

söylenenlerden başka bir anlamı olmalı yaşamın, yaşadığımızdan farklı bir yolu olmalı, o yoldan girince, işte can sıkan şeyler de yoluna girmeli. bazı şeyler ters döndüğünde, görünen yüzü ‘hah işte bu ya’ dedirtmeli, daha güzel olmalı.

ateş bacayı sarar da yanmaz dersin yanar da olmaz dersin olur ya.